Tarih seçiniz...

seyahatname
Dostlar Sağ Olsun!
Kotor, Karadağ
Budva, Karadağ


Yaz sıcakları kötü bastırmış halde, ofiste çalışır gibi yapıyorum. Elim farede, gözüm İnternet’te, "Bu sıcaklarda İstanbul hiiiiç çekilmiyor" diye söylene söylene kendi halimden kendim sıkılmışken ekranımda bir mesaj belirdi:
- Napıyorsun?
(Mesaj, Arnavutluk’a taşındığından beri görmediğim, hatta neredeyse kırk yılın başında bir sesini duyar olduğum Mustafa’dan geliyordu.)
- Ofiste zaman öldürmekle meşgulüm, sen napıyorsun asıl? Yine ortalardan kayboldun!
- Haftasonu Karadağ’a gidiyorum gelsene. Buradan arabayla yaklaşık 3 saat sürer. Seni havalimanından alırım, yola devam ederiz. Sen buralara hiç gelmemişsindir. İnanılmaz bir yer, görünce bana teşekkür edeceksin!

Hani bazen bir arkadaşınız, tam da ihtiyaç duyduğunuz bir anda mesih gibi görünüverir ya, işte öyle bir andı bu! Mustafa, içinde bulunduğum ve gittikçe daraldığım çemberden kurtuluş reçetemdi! Doğruya doğru, Karadağ hakkında hemen hemen hiçbir şey bilmiyordum. Nasıl gidildiği konusunda en küçük bir fikrim olmadığı gibi gidildikten sonra neler göreceğime dair de herhangi bir öngörüm yoktu. Ama bunlara sonra kafa yorarım, önce bilet! Başkent Podgorica’ya direk uçuş olduğunu ve Karadağ’ın Türkiye vatandaşlarından vize istemediğini öğrenmem uzun sürmedi. Mustafa’ya “Hazırlan, geliyorum!” diye mesaj attıktan 2 dakika sonra ondan da kısa ve net bir cevap geldi; “Bol mayo, bir tane de kalın kazak kap, yeter!”

Ertesi gün 2 saatlik uçuşun ardından Podgorica’ya vardım. Yüzümdeki gülümsemeyi silmem mümkün olmuyordu! Şükürler olsun, uzaklaşabildim şu ofisten! Küçük bir havalimanı olduğu için giriş işlemleri hızlıca tamamlandı ve kapının önünde beni bekleyen Mustafa’yla buluştum. Aslanım benim, nasıl da yetiştin! “Atla arabaya! Hava kararmadan kendimizi dağlara atmamız gerek,” komutunu verdi... Bol bol çene çalıp hasret gidererek başkentten dağlara doğru yol almaya başladık. Mustafa her fırsat bulduğunda Arnavutluk’tan Karadağ’a geldiğini, burasının ne kadar harika bir yer olduğunu anlatıp durdu yol boyunca. Benim etrafımda buralara gelmiş pek birileri yoktur, en azından biz Türkler için görece “keşfedilmemiş” sayılabilecek bir bölge sanırım burası. Ama herkes bizim gibi değil, son 10 yıldır özellikle Ruslar Karadağ’ı mesken bellemiş ve özellikle yaz aylarında deniz kıyısındaki kentler dolup taşıyormuş. Sohbetimiz sırasında “Normalde Kotor’a yani sahile giden bir otoban var ama şimdi bizim geçeceğimiz yolun çok hoşuna gideceğini düşündüm,” diye not düştü Mustafa. Ülkenin adının hakkını verir bir coğrafyada ilerliyorduk; rakım yükseldikçe darlaşan yolda alabildiğine kara çam ormanı görüyor insan. Yolunda sağ tarafı derin bir uçurum, sol tarafı ise yükselip gitmekte olan dağlarla kaplı. Bir saatlik yolculuğun ardından zirveye ulaştığımızda karşımızda uzanan yaylalar ve dağlar, dağlar, dağlar... Gerçekten muhteşem bir doğa! Çek derin bir nefes... Oh, hayat varmış!

2200 metre yükseklikteki zirveden akşamı geçireceğimiz Lovçen’e doğru ilerlerken belirli aralıklarla geçtiğimiz dağ köylerinde bisikletleriyle yola koyulmuş bir iki turistle selamlaşarak Lovçen’e vardık. Son derece ilkel bungalowlarımıza yerleştikten sonra yemeğe oturduk. Buralarda konu yemek oldu mu beklentileri çok da yüksek tutmamakta fayda var. Biraz bizim Kapadokya misali, misafir umduğunu değil bulduğunu yermiş! Sabah gündoğumunu takip eden erken saatlerde yola koyulduk; daracık dağ yollarında oksijen dolu bir saatin sonunda Kotor’a tepeden bakan bakan bir noktada durduk. Kotor hemen altımızda olmasına rağmen 1000 metre yükseklikten onu ve onu çevreleyen iç denize karşı manzara keyfi yapmaya tam başlamıştık ki başka fotoğraf meraklıları da gelmeye başladı. 1 saatin sonunda onlarcasına hoşçakal dedikten sonra bol virajlı bir yoldan aşağıya yani deniz kıyısına doğru inmeye başladık. Hemen dibimizde duran Kotor’a varmamız tam 45 dakikamızı aldı. Doğrusunu söylemek gerekirse sadece bu güzergâhı görmek için bile buralara gelinir...

45 dakikanın sonunda eski şehir kapısının önündeki otoparka park edip elimizde çekçeklerimizle kendimize otel aramaya başladık. Eski şehrin denize bakan ana kapısından girer girmez sizi bir meydan karşılıyor. Halen şehrin kalbi olarak tarif edilebilecek olan bu küçük meydanın göze ilk çarpan binası ise 1602 yılında yapılmış olan bodur saat kulesi. Meydanı çevreleyen tüm binaların altına kafeler ve restoranlar açılmış. Buraya günübirliğine gelen turistler bu harika şehri gezdikten sonra meydanda soluklanıyorlar...



Konaklama Önerileri Villa Duomo: Bizim kaldığımız bu otel oldukça hoş tasarlanmış ve dekore edilmiş bir otel. Tarzını özellikle antika düşkünlerinin seveceği Villa Duomo’nun lokasyonu da çok iyi.
Hotel Vardar: Eski meydana bakan tarihi bir binaya konuşlanmış otelin temiz ve ferah odaları bulunuyor. (Stari Grad 476 Kotor)
Forza Mare: Otelimden denize girmek isterim diyenlere önerimiz, eski şehre yürüme mesafesinde olmasıda bir diğer artısı. (Kriva Ulica, Kotor)






Daracık Arnavutkaldırımlı sokaklarda dolaşırken insanın amacı kıyıda köşede gizli kalmış bir yer keşfetmek oluyor. Oysa şehir oldukça küçük ve turistik. Pek öyle gizli kalmış, keşfedilmemiş bir adres bulmak söz konusu değil. Her köşesinde ya bir dükkân, restoran ya da bir bar görüyorsunuz. Dar sokaklarda yürürken küçük meydancıklar beliriyor; bu meydanların her birinde de Romanesk tarzda inşa edilmiş kiliseler var.

İnanılmaz derecede başarılı bir şekilde korunmuş olan eski şehri gündüz gözüyle dolaştıktan sonra bir barda soluklanıp eski şehir sütunlarının dışında yer alan ve her ne kadar yeni şehir olarak geçse de çirkinlikten hiç nasibini almamış olan marinayı ve çevreleyen mahalleyi turladık. Gün batımına yakın bir saatte otelimizin bize önerdiği, denizin üstünde cam bir binanın içinde yer alan Galio’ya gittik. Sol tarafımızda son derece lüks yatlar ve hemen arkasında yükselen Kotor Kalesi, karşımızda yüksek dağların arasına gizlenmiş olan ve daha çok bir dağ gölünü andıran Adriyatik uzanıyor. Garsonumuz günün spesiyallerini saydıktan sonra bir de Hırvat şarabı tavsiye etti. Tamamıyla deniz mahsüllerinden oluşan yemeğimizden, özellikle de ahtapot ve kalamardan çok memnun kaldık.
Ek Restoran Önerisi Bastion: Deniz mahsülleri ve özellikle de balık ürünleri konusunda oldukça iddialı bir adres. (Trg od Drva Kotor)










Kotor’a akşam düşünce günübirlikçiler elini ayağını çekiyor ve şehir biraz daha sakin bir hal alıyor. Gündüz turladığımız sokakları bir kez daha arşınlıyoruz, bu defa gördüğümüz her barda durarak...

Sabah kahvaltısından sonra marinaya gidip bir balıkçı teknesiyle uzun süren pazarlıklar sonucunda anlaştık. Hoşsohbet kaptanımız bize bir yandan çevre köylerdeki evlerin hikâyesini anlattı, diğer yandan da “Burası iyidir” deyip denize atlamamız için molalar verdi. Güle konuşa iki saatin sonunda Perast’a vardık. Burası Kotor’a arabayla 15 dakika uzaklıkta bir sahil kasabası; ünlü olmasının sebebi ise kendi güzelliğinden ziyade Hollywood’un meşhur simalarının buralara uğramış olması. Kaptanımıza bakılırsa Madonna, Micheal Douglas – Zeta Jones çifti gibi ünlüler burada kendilerine ev almışlar. Kasabaya arabayla girmek yasak, sadece bisikletle gezmek mümkün. Kasabanın hemen karşısında yer alan iki küçük ada da dikkat çekici. İlki yani St. George Adası yeşilliklerle kaplı bir manastır; diğeri yani Our Lady of the Rock ise bölge halkı tarafından inşa edilmiş, tamamı suni olan bir kilise-ada. Günün geri kalanını turkuaz suya dala çıka bitirdik. Akşamüstüne doğru teknemiz Kotor’a doğru tekrardan motoru çalıştırdı.

Sabah eşyalarımızı toplayıp bu defa Adriyatik Denizi tarafına geçmek üzere bir kez daha arabaya atladık. Hedefimiz Sveti Stefan. Karadağ üzerine İnternet’te bir şeyler aramaya başladığınızda karşınıza ilk çıkan fotoğraf hep Sveti Stefan oluyor. İncecik bir kumsalla ana karaya bağlı olan bu 15. yüzyıl kenti, 1960 ile 1980 yılları arasında Avrupalı zenginlerin ve ünlülerin uğrak noktası olmuş. Şehri gezdikten sonra şehrin hemen yanı başında yer alan balıkçılardan birine oturmaya karar verdik. Belki de son günümüz olmasından dolayı özellikle stressiz ve sakin bu ortam bize pek iyi geldi. Harika bir doğada basit ama lezzetli yemeğimizi yerken sıcak bastıkça denize atlayıp ferahladık. Kısacası biz bu seyahatte “salaş”ın keyfini doyasıya yaşadık.

Yaşa Mustafa, gerçekten ne kadar teşekkür etsem az!

Karadağ’da Gezilecek Diğer Yerler Jaz Sahili: Ülkenin en ünlü plajı! Umuma açık olan bu plajda iyi yer kapmak için erken saatte gelmek şart. Budva: Adriyatik kıyısındaki bu tarihi şehir en çok turist çeken yerlerin başında geliyor. Burası aynı zamanda gece hayatının en hareketli olduğu şehir.
Kolaşin: Karadağ sadece yazlıkçılar için ideal bir ülke değil! Geniş dağlık bölgesi sayesinde kış sporlarına düşkünler için de enteresan bir opsiyon.





 
Seyahatname Yazıları
Gezginleralemi.com sitesinin tüm seyahat hizmetleri Vista Turizm ve Seyahat Acentesi tarafından verilmektedir. Her hakkı saklıdır. ©2012 Vista Turizm ve Seyahat A.Ş.